AGAPİ- (1.BÖLÜM)

 

 

Mahallemizin en yakışıklı abilerindendi. Hekim abi… İsminin karşılığı gibi doktor olup da insanları tedavi edememişti belki ama bizlerin ruhlarını tedavi edecek türden cümleler kurmakta çok ustaydı. Dedesi doktordu. Dedesinin babası da Osmanlı zamanının aranan hekimlerindenmiş. Hekim abinin babası doktor olamayınca bizim abi doğduğu zaman dedesi sitemkar bir ses tonuyla, “Sen bu kutsal mesleği istemedin, oğlanın adının üzerinde biraz hakkım varsa Hekim koy da belki o ister.” demiş. Babası da emir telakki etmiş söylediğini ve böylece bizim abinin ismi de Hekim olmuş. Fakat o da babası gibi doktor olmak yerine hayallerinin peşinde koşmayı seçmiş. Babası çocuk masalları yazan ve çok satan kitaplar yazıyormuş. Hekim abi de ressamlığı tercih etmiş. Bir muhabbetin ortasında, “ Fırçayı elime aldığım anda ruhumun kafesten kurtulup özgürlüğe uçtuğunu hissediyorum.” demişti. Biz yirmili yaşlarda dört arkadaş bir de bizden yaşça büyük otuzlu yaşlarda üç abimiz (bunlardan birisi Hekim abiydi) mahallemizde haftanın üç-dört günü sanki sözleşiyormuşuz gibi sokak lambasının aydınlattığı köşe başında buluşuyorduk. Günlük hayatın stresini alan hoş sohbetler, eğlence dolu muhabbetler ediyorduk. Tanıştığımız kızların iyi-kötü özelliklerinden, sanki savaşta olan bir ülkeyi kurtaracakmışız gibi ciddi bir şekilde hangisinin evlenilecek olduğunu, hangisinin özelliklerinin evlilik müessesesi için yeterli olmadığını tartışıp sonra da yine aynı ciddilikte ama bir yandan da araya kahkahalar katarak oylamayla o ilişkinin devam edip etmeyeceğinin kararını veriyorduk. Bu sohbetlerin en iyi anlatıcısı Hekim abiydi. O hangi konu olursa olsun anlatmaya başladığı zaman herkes pür dikkat ona kulak kesilirdi. Neredeyse anlatılan her konuda bilgisi olan, bir şey sorulduğu zaman olabilecek en iyi senaryoları ve de en kötülerini anlatır kendi fikrini söyler gene de son kararı bizim vermemizi isterdi. Çünkü “Herkes kendi hayatından mesuldür.” derdi. Uzun boylu, atletik bir vücut yapısı vardı. Kaşları kalemle çizilmişçesine biçimliydi. Yuvarlak bir burna sahip, yeşil gözlü ve esmer tenliydi.

Hekim abi, bundan dört ay önce bel ağrıları çekmeye başladı. Aslında söylediğine göre daha önce de sancılar çekiyormuş fakat umursamamış. Şimdiki gibi şiddetli değilmiş. Bizim de ısrarlarımızla hastaneye gitmeye karar verdi. Ne olduysa o hastaneden sonra oldu. İlk önce mahalleye gelip gidişleri azaldı. Etrafını çekip çeviren, hoş sohbetiyle herkesin ruhunu okşayan o adam yavaş yavaş yerini umursamaz, iletişimi kopuk, durgun, gözleri bir şeyler arıyormuşçasına sağa sola bakınıp boşlukta takılı kalan bir adam haline dönüştü. Kim sorduysa hiçbir şekilde ne olduğunu anlatmıyordu. “Bir şey yok, ilaçlar beni biraz dalgınlaştırıyor, hepsi bu!” diyerek her seferinde konuyu geçiştiriyordu. Diğer arkadaşlarımızın ne hissettiğini tam olarak bilmiyordum ama bu durum benim kalbimi parça parça ediyordu. Onunla birlikte ben de kederleniyordum. En sonunda dayanamayıp çizimlerini yaptığı atölyenin yolunu tuttum. Kapı her zamanki gibi kilitli değildi. Onun ne durumda olduğunu bilmediğim için sessizce içeriye girdim. Resim tahtasını karşısına almış, beyaz kağıdın üstüne çizdiği kafasında saçı olmayan pembe dudaklı, inci küpeli bir kız resminin sol elini dudaklarında dolaştırırken sağ elinde de fırçayı tutmaktaydı. Geldiğimi duymadı. Ben de bir süre ses etmedim. Resimde çizili kızın kim olduğunu düşündüm. Ve neden saçları yoktu?  Çok geçmeden benim geldiğimi anlasın diye yalandan bir iki defa öksürdüm. Hemen arkasını döndü. Beni görünce yüzünde ufak bir tebessüm belirdi. “ Umut hoş geldin.” dedi. Ve ekledi: “ Seni beklemiyordum, bir şey mi oldu?” Evet olmuştu… Ona içinde bulunduğu durumdan ne kadar üzüntü çektiğimi bir solukta anlattım. Eski Hekim abiyi istediğimi söyledim. Bu haline alışmak istemediğimi anlattım. Ve neden böyle davrandığını içine atmayıp anlatmasını istedim. Onu en iyi tanıyanlardan birisi bendim. İşlerinin yolunda gitmediğinin farkındaydım. Neredeyse yalvarır bir ses tonuyla anlatmasını istedim. Bir faydamın dokunabileceğini söyledim. Dokunmasa da içinde tuttuğu keder zehrini dışa akıtmış olacağından bahsettim. Bunları söylerken kafasını yerden kaldırmadan dinledi. Ben söyleyeceklerimi bitirdiğim zaman son kez, “Abi yalvarırım sana anlat da bir çare bulmaya çalışalım.” dedim. İlk önce resim atölyesini boğucu bir sessizlik sardı. Sonra da yeşil gözleri buğulanmış, nemden daha da koyu bir tona bürünmüş Hekim abinin bakışları odanın içerisindeki dingin havayı daha da durağan bir hale getirmişti. Sonra hiç beklemediğim bir anda konuşmaya başladı: “ Sen hiç duvarlarının rengi soluk, yerdeki mermerler yılların yorgunluğu ile eskimiş bir hastane odasında ölümü bekleyen birisine aşık oldun mu?” dedi. Kaşlarımı istemsizce çattım. Ne demek istediğini anlamaya çalıştım. Fakat bunun için daha fazla anlatması gerekiyordu. Ve bir süre daha duraksadıktan sonra ardı ardına iki kere yutkundu ve devam etti: “ Bel ağrısı için hastaneye gittiğim zaman doktor omuriliğimde ciddi zedelenmeler gözlemledi. Hatırlarsan üç hafta kadar hastanede kaldım.” Başımı hatırladığımı belirtircesine aşağı yukarı hafifçe salladım. “ İşte hastanede kaldığım sürenin üçüncü günü canım iyice sıkılmaya başlamıştı. Doktor resim yapmama da izin vermemişti. Sırtımın dik durmasını istiyordu. Böyle bir akşamda dışarıya çıkıp hava almak istedim. Biraz dolaşmak bana iyi gelecekti. Terliklerimi ayağıma geçirdiğim gibi dışarıya çıktım. Hastane bahçesi çiçek bahçeleri gibi rengarenkti. Ve akşamın serinliğinde bütün kokular birbirine karışmış vaziyette bedenimi sarıyordu. Keyfim biraz da olsa yerine gelmişti. Biraz daha dolaştıktan sonra hastanenin başka bir bölümüne geldiğimi fark ettim. Eski han kapıları gibi büyük geniş bir kapısı olan bu blok hastaneden çok bana masallarda anlatılan şatoları andırdı. Kapıda kimse görünmüyordu. Heyecanıma ve merakıma yenik düşüp içeriye girdim. Uzun ince bir koridorda sıra sıra dizilmiş odalar vardı. Odanın birinden bir hasta çıkıp diğerine girdi. Bir diğeri de lavabonun yolunu tuttu. Ben ağır adımlarla ilerlerken bir yandan da hangi bölümde olduğumu anlamaya çalışıyordum. Çok fazla ilerleyemeden odanın birinden bir hemşire çıktı. Ben de görünmemek için kenara doğru çekilip hızlı adımlarla oradan uzaklaştım. Odama geldim. Sırt üstü uzandım. Ve orayı düşünmeye başladım. Beynimin içinde sanki ufak bir kurt vardı ve merak duygumu kemiriyordu. Orda kararımı vermiştim. Yarın akşam yemeğinden sonra etraf sessizliği büründüğü zaman tekrardan oraya gidecektim. Ve odalarda kimlerin olduğunu öğrenecektim. Aslında hastanede olduğum için orasının da hastanenin bir bölümü olduğunun farkındaydım. Ama resim yapmama bile izin verilmeyen bu kasvet dolu yerde sıkıntımı giderecek bir uğraş, eğlence bulmuştum. Bu durum bana sıkıcı gelen bu yerde oyun oynayan bir çocuğun heyecanı gibi gelmişti. Ertesi gün akşamı iple çekmiş akşam yemeğinden sonra soyguna giden hırsız gibi titizlikle hareket ederek şato görünümlü binanın kapısından içeriye girdim. Bu sefer etraf daha da belirgin bir sessizliğe bürünmüştü. Ağır ve temkinli adımlarla yürüyordum. Odalar iki kişilikti. Hastaların yüzünde ağızlarını örten maskeler vardı. Odanın birinin önünden geçerken yüzünde maske olmayan bir kız dikkatimi çekti. Kapının kenarından onu izlemeye başladım. Gözlerimi ondan alamadım. Yatağa oturmuş elinde kimin olduğunu göremediğim bir kitabı okuyordu. Çilek reçeli tadında yüzü vardı. Tatlıydı. Çok tatlı… Narin ince el parmakları, üzerine giydiği beyaz uzun, gelinliği andıran geceliğinin bitimindeki ayak bilekleri, özgürce ormanda dolaşan ceylanın ayak bilekleri gibi ince ve de zarifti. Dudakları pembeydi. Mahzun bir yüz ifadesine bürünmüştü. Saçları yok denecek kadar azdı. Paslı bir çivinin tahtaya saplanması gibi olduğum yerde ne kadar çakılı kaldığımı hatırlamıyorum. Neredeyse nefes almadan soluksuz şekilde onu izledim. Arada okuduğu kitapta hoşuna giden bir cümle olacağından dudaklarında belirgin bir tebessüm oluşuyordu. O tebessümün ardından hani bütün gece şiddetli yağmur yağar da sabahına taze toprak kokulu güneş açar ya öyle güzel bir gamze sol yanağında beliriyordu. Yataktan aşağıya saldığı ayakları hastane yatağından aşağıya salınmış değil de sahil kasabasında deniz iskelesinden aşağıya uzatılmış gibi ayak parmakları deniz ile öpüşürcesine ileri geri sallanıyordu.” Hekim abi burada duraksadı. Nefes alışverişlerinde düzensizlikler oluşmaya başladı. Elleri artçı depremler gibi belli aralıklarla titriyordu. Alt dudağını ısırdı. Bıraktı. Yutkunmaya çalışıyor yutkunamıyor gibiydi. Bir süre daha bu şekilde ufak tefek yüz hareketleri yaparak sessizliğini korudu. Sonra nefesini uzun süre tutacakmışçasına havayı ciğerlerine doldurdu. Ve devam etti: “ Biliyor musun Umut? Ben o hastanede ismini, kim olduğunu bilmediğim; hayatında birisi var mı, evli mi, çocuğu var mı bilmediğim o insanı kendime yakıştırdım. Hayatında kimse olmadığını hayal ettim. Hatta ileriye gittim; gelinlik içinde hayal ettim. Aynı çatı altında yaşarken hayal ettim. Ben çocuklarımıza resim yapmayı öğretirken onu, kitapta okuduğu cümledeki gibi tebessüm ederek arkamızdan bize baktığını hayal ettim. Bunların hayaliyle hayaller ülkesinde dolaşan beni uzaktan duyduğum ayak sesleri uyandırdı. Arkamı döndüm. Gelen ayak sesleri tarafına bakmadan önce karşı odada on yaşlarında bir kız çocuğu ile göz göze geldim. Bana bakarak tatlı tatlı gülümsediğini gördüm. Sonra da sesin geldiği tarafa döndüm…

 

DEVAM EDECEK…

Image

Arzu KOLOĞLU

1978 yılında Niğde’de memur bir aile...

Image

Aynur GÖRMÜŞ

“Aynur Görmüş” Kimdir ? 1976 yıl...

Image

Aynur KULAK

2005 yılında Günlerden Bir Gün romanı ile ede...

Image

Ayşegül Ekşioğlu

İstanbul’da doğdum, Per...

Image

Burak KETENCİ

1976 yılında İstanbul’da doğdu. 35 sene...

Image

Gülhan MERİÇ

1975 yılı Düzce doğumludur. Anadolu üniver...

Image

Hasan Ünal

1974 yılında doğdu. Amasya Merzifonludur. An...

Image

İbrahim KORKMAZ

1986 yılı Bulgaristan doğumlu olan İbrahim Ko...

Image

İlkay AKIN

Almanya’da doğdum. İlköğretim 1. sınıfı...

Image

Mehmet DEĞİRMENCİ

1974 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul...

Image

Orçun OĞLAKCIOĞLU

1974 yılında Denizli’de doğmuştur. Li...

Image

Özlem KALKAN ERENUS

1989 yılında İstanbul Lisesi'nden, 1993'te...

Image

Sedat DELİOĞLU

1979 yılında Tokat’ta doğdu. İnönü üniv...

Image

Selda ÖZTÜRK

SELDA öZTüRK / ANKARA Kafkas üniversitesi Bür...

Image

Serap Şahin

1987 yılında Bolu’da doğdum. Dokuz Ey...