Hayat Kırığı-2

Hayat Kırığı-2

 

İzmir Denizli seferini yapan tren İzmir’den hareket edeli bir saati geçmişti. Rayların sesi yolcuların kulaklarında tuhaf bir şekilde yankılanıyordu. Vagonlar rahatsızdı. Koltuklar eski, süngerler neredeyse özelliklerini yitirmişti. İki öğrenci bayram tatili için evlerine dönüyorlardı. Bir anne etraftan izlenmediğinden emin olduktan sonra bebeğini emzirmeye başladı. Pos bıyıklı bir adam elinde sefer tasıyla dışarıyı izliyordu. Beş saate yakın sürecek olan yolculukta acıkacağını düşünmüş olacak ki -şayet evliyse karısı değilse kendisi- bir şeyler hazırlayıp içine yerleştirmişti. Daha ileride yaşlı bir çift koyu bir muhabbete girmişlerdi. Ben ise elimde tuttuğum kara kalemle, kağıda bir şeyler karalamakla meşguldüm. Uzun süren yolculukları sevmiyordum. Zaman kıymetliydi. Yollarda tüketilecek kadar değersiz olmamalıydı. Ama ışınlanma daha icat edilmediğinden -benim zamanıma da yetişeceğini sanmıyorum- paranız da yetersizse böylesi yolculuklara mecbursunuz demektir. “Yeteneklisin.” dedi yanımda oturan koca göbekli, yokuş alınlı köse adam. Yüzüne iyice dikkat ettiğimde köse olmasına karşılık gözlerinin yanındaki çizgilerden yaşının hiç de hafife alınmayacak derecede olduğu aşikardı. Bir anlık duraksamadan sonra, “ Kendimce bir şeyler yapmaya çalışıyorum.” diyebildim. Hafif bir gülümsemenin ardından “Profesyonel değilim anlayacağınız.” cümlesini de bir solukta ekleyiverdim. “Bana kalırsa her insan kendi sanatının profesyonelidir.” dedi. Koca göbekli, obeziteye yakın vücut ağırlığı olan bu adam hiç beklenmeyecek derecede kibar, naif bir ses tonuyla konuşuyor her dudak hareketinde görmüş geçirmiş bir adam edası takınıyordu. Yüz hatları hayatın güzelliklerini barındırdığı gibi hayat kırıklıklarını da barındırıyordu. Kafasını cama doğru çevirdi, perdeden hafif kapanmış olan manzarayı görebilmek için elinin tersiyle perdeyi kenara doğru itti. Dışarıyı seyre daldı.

Toprak kahverengisi, gökyüzü mavisi, üzüm salkımlarının yeşil rengi, doğanın sanatı eskimiş tren camından bütün güzelliğiyle görünüyordu. Film şeridi gibi geçen elektrik direkleri, dağın yamacı, bağ evleri, çıplak ayaklı çocuklar, ellerinde çapa-kürek taşıyan köylüler, küfesine üzüm dolduran beyaz örtülü kadınlar; her birisi insanın yüzünde ufak bir tebessüm bırakmaya yetecek kadar mutluluk verici seyirliklerdi. Dışarıyı dalgın bir yüz ifadesiyle seyreden tombul adam bir anda bana doğru dönerek, “Adın ne evlat?” dedi.  “Yu-yunus, Yunus efendim, ya sizin ki?” “Ahmet, Ahmet Gürpınar.” “Memnun oldum.” dedim. Hakikaten de memnun olmuştum. Samimi, içten bir adamdı. Memnun oldum dedikten sonra tokalaşmak için elimi uzattım. O sırada fark ettim ki, Ahmet Gürpınar’ın sağ elinin yerinde protez bir el takılıydı. Şaşkınlığımı gizleyemedim. Protez ele takılı kaldım. O ise gülümseyerek takma elini uzattı. Avucumun içine doğru…

Tren hız kesmeden ilerliyordu. Bazı yolcular sıkılmış olacaklar ki belli aralıklarla volta atıyorlardı. Şişman bir kadın yanındaki kadına sargı beziyle sarılı şişmiş ayağını göstererek doktorların kilo vermeden vücudunun normale dönmesini bekleme dediğini aktarıyordu. Sonra da cebinden çıkardığı telefonundan torununun resmini gösterdi. Göz ucuyla ben de bakmış bulundum: Sarı düz saçları yana doğru taranmış, dolunay gibi parlak, açık tenli, ufak gözlü, kırlangıç ağızlı, güleç bir çocuk resmi. Bir yaşlarında ya var ya yok. Sonra gözüm tekrardan Ahmet Gürpınar’ın eline takıldı. Merakım git gide arttı. En sonunda dayanamayıp, “Afedersiniz, eğer mahsuru yoksa elinize ne olduğunu sorsam…” dedim. Hüzünlü bir hal takındı. Sonra dudağının kenarında hafif bir tebessüm oluştu. Birkaç defa derin soluk alışverişler içine girdi. Sonra da anlatmaya başladı. “Bir aşk hikayesinden geriye yarım bir adam kaldı. Yirmili yaşlarımda güzel sanatlar fakültesinde okuduğum zamanlarda bir kızla tanıştım. Beline kadar uzanan siyah saçları, kömür karası gözleriyle heykel bölümünün en güzel kızı aklımı başımdan almıştı. Günlerimiz hiç tahmin edemeyeceğimiz şekilde güzel, dolu dolu bir aşkla geçiyordu. Okulda herkesin hayranlıkla baktığı bir çift olmuştuk. Bu arada ben de resim bölümündeydim. En güzel resimlerimin ortasında onun gözleri vardı. Kara kalem çalışmalarımla dereceye girmiş, tanınmış birkaç ressamın yanında ders bile almıştım. Gelecek vadeden genç ressam adayları arasındaydım. Günlerimiz bu şekilde sürüp gidiyordu. Ders aldığım ressamlardan birisinin oğluyla dostluğumuzu ilerletmiş, onun kız arkadaşı benim kız arkadaşım beraber takılır hale gelmiştik. Kültür seviyesi yüksek, sanat dolu sohbetlerimiz saatlerce sürerdi. Yine öyle geçeceğine inandığımız bir günde arkadaşımın dedelerinden kalma ahşap konağına daveti üzerine gittik. Anne babası sergi açılışı için sık sık yaptıkları gibi şehir dışına çıkmışlardı. Şarap kadehleri ve peynir tabakları arasında geçen uzun bir sohbet akşamı olmuştu. Arkadaşım ve kız arkadaşı hava almak için yürüyüş yapmayı önermişlerdi. İçkinin etkisiyle dönen başımdan katılamayacağımızı söyledim. Kız arkadaşım benden daha vahim bir durumdaydı. Onlar çıktı. Ben de kız arkadaşımı yukarıdaki misafir odalarından bir tanesine yatırdıktan sonra gece lambasını açıp -karanlıktan korkardı- aşağıya inip kadehimde kalan son yudumu da içip olduğum yerde uyuyup kalmışım. Ne kadar uyuduğumu bilmiyordum, şiddetli bir gürültüyle gözlerimi zor da olsa açtım. Pencerenin dışından siren sesleri, kırmızı mavi rengarenk ışık kümeleri perdelerin arasından evi aydınlatıyordu. Arkamda bir sıcaklık hissettim. Kafamı çevirdiğimde evin her köşesi alevler içindeydi. İrkildim. Ayla geldi aklıma, alevlerin arasından kaç defa ismini haykırdım hatırlamıyorum. Üst kata koştum. Merdivenlerin bir çoğu ateş içerisindeydi. Üst katta duman ve sarı kırmızı alevlerden başka bir şey görünmüyordu. Durmadan seslendim. En sonunda çığlık sesi duyuldu. Sonra bir daha duyuldu. O yöne gitmeye çalıştıysam da başarılı olamıyordum. Çok sıcaktı. Cehennem kadar sıcak… Kafamı ellerimin arasına aldım. Can havliyle ileriye atıldım. Ayla’ya ulaşmıştım. Yarı baygın bir vaziyette kollarıma atıldı. Vücudu yanık içinde, dumandan kömür karasına dönmüştü. Geriye dönerken merdivenlerin yarısına geldiğimizde merdivenler çöktü. Ayla bir tarafa ben bir tarafa savrulduk. Sonrasını hatırlamıyorum. Hani Türk filmlerinde olur ya, kahramanın başına bir şey gelir ve gözünü hastanede açar. İşte aynen öyle oldu. Gözümü açtığımda hastanede, vücudumun belli bölgeleri sarılı halde buldum kendimi. Yangının üzerinden üç gün geçmişti. Ayla’yı sordum hemen, iyi olduğunu fakat yüzünde, vücudunun bazı bölgelerinde ciddi yanıklar olduğunu söylediler. Bu şekilde bir aya yakın bir süre hastanede kaldım. İlk iki haftasını hayal meyal hatırlıyorum. Tam olarak kendime geldiğimde anladım ki sağ kolumu orta yerine kadar kaybetmiştim. İtfaiye eri bizi bulduğunda yanan bir kütüğün altından çıkarmışlar elimi. Doktorlar kurtaramamış, en ufak bir sinir kalmadığını söylediler. Ayla’yı o günden sonra bir daha göremedim. Yarım sayfa bir yazıyla veda edip gitmiş, bu halde ne kendisine ne bana faydası olacağını söylemiş. Hastaneden çıktıktan sonra onu çok aradım. İzini sürdüm. Ama ulaşamadım. Bugünün teknolojisi de yok tabi o zamanlar. Yapılan araştırmalar sonucunda yangının gece lambasının bulunduğu prizden çıktığına kanaat getirmişler. Nerden bilebilirdim ki, bazen keşke dokunmasaydım diyorum ama nafile. Ayla’ya da ilk başlarda çok kızmıştım. Sonra sonra ona da hak vermeye başladım. Ama keşke o kararı tek başına vermeseydi. Güzelliğine aldanıp bir insanı seversin. Ama onu tanıdıkça yüreğinin güzelliğini daha da çok seversin. Bende de öyle olmuştu. Kolumu kaybettiğim için hayatım bir süre altüst oldu. Diğer kolumla istediğim ivmeyi yakalayamadım. Resim yapmamaya başladım. Antidepresan haplar, düzensiz hayatım vücudumda şekil bozukluklarına yol açtı. Kilomu kontrol edemedim. Böyle yani Yusuf kardeşim. Sen sen ol ahşap binalara fazla yaklaşma.” dedi ve cümlesini ufak bir tebessümle bitirdi. Başımı öne eğdim. “Çok üzüldüm.” diyebildim. Boğazım düğüm düğüm olmuştu. “Hadi üzülme, ben üzülmeyi yıllar önce bıraktım. Sordun anlattım. Yaşayacağımız varmış yaşadık. Herkesin hayat kırıklıkları vardır, olacaktır. Kimininki teğet geçecek, kimininkinin ise hayatının ortasına düşecek.”

   

 

Image

Ahmet ASLAN

Askerdeyken şiirler yazmaya başlayan Ahmet As...

Image

Arzu KOLOĞLU

1978 yılında Niğde’de memur bir aile...

Image

Aynur GÖRMÜŞ

“Aynur Görmüş” Kimdir ? 1976 yıl...

Image

Aynur KULAK

2005 yılında Günlerden Bir Gün romanı ile ede...

Image

Ayşegül Ekşioğlu

İstanbul’da doğdum, Per...

Image

Burak KETENCİ

1976 yılında İstanbul’da doğdu. 35 sene...

Image

Canan Keleş

1989 yılında İstanbul’da doğdum. Lisans...

Image

Can ERSAL

Can Ersal İstanbul MSü Güzel Sanatlar Akadem...

Image

Caner GÖKÇEOĞLU

1979 yılı Ankara doğumlu, Eskişehir Osmang...

Image

Emine ÖZDEMİR

79 Düzce doğumluyum. Şu an Ankara'da yaşıyor...

Image

İbrahim KORKMAZ

1986 yılı Bulgaristan doğumlu olan İbrahim Ko...

Image

Gülhan MERİÇ

1975 yılı Düzce doğumludur. Anadolu üniver...

Image

İlkay AKIN

Almanya’da doğdum. İlköğretim 1. sınıfı...

Image

Mehmet DEĞİRMENCİ

1974 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul...