İş kazası-1.Bölüm

İş Kazası ( 1.Bölüm )

Yirmi sekiz yıl önce babamla gitmeye karar verdiğim Esnaf ve Sanatkârlar Odası bünyesinde gerçekleşen yemek olmasaydı belki de bugün günlüğüme yazacağım bu hikâyem olmayacaktı. Babam muhitimizin tanınan berberlerindendi. Güler yüzü, el çabukluğu, her konuda söyleyecek sözünün olmasıyla gelen gideni eksik olmazdı. Hoş sohbetli, insanlara yardım severliğiyle tanınan babamın müşterileri arasına belediye çalışanları, belediye çalışanlarının tavsiyesi üzerine belediye başkanı da dâhil olmuştu. Belediye başkanının berber koltuğunda yüzünde dolaşan usturaya aldırmadan memleket meseleleri hakkında çok kez babama dert yandığına şahit olmuşumdur. O gece de babamın bir yanında Belediye Başkanı Hulusi Bey, bir yanında ise ben oğlu Servet oturmaktaydık. Askerden yeni gelmiş sayılırdım. Baba mesleği olan berberliği kardeşim üzerinde birkaç kez denememe karşılık becerebileceğimi düşünemememden dolayı başlamadan noktalama kararı aldım. Babam diğer esnaflarla sohbet etmeye koyulmuş ben ise hızlı hızlı rakımı yudumlarken önüme konulan meze tabağındaki peynirden yemekle meşguldüm. Bir ara babamın Hulusi Bey’e beni göstererek bir şeyler söylediğini fark ettim. Babam uzun uzun anlattı. O da dinledi. Bir ara bana bakıp gülümsedi. Bende gayriihtiyari gülümsedim. Sohbet bir süre daha böyle devam ederken bende yanımda oturan Kasap Hayati abiyle kadeh tokuşturmakta havadan sudan konuşup içkinin de tesiriyle bol bol kahkahalar atmaktaydım. Tam bu sıra da yarım ay şeklinde düzenlenmiş masanın sol uç kısmında bakkal Şevketin kaşlarını çatmış vaziyette bana baktığını fark ettim. Şevket amca yaş olarak mahallemizdeki esnafların en büyüğü idi. Babası eski cami hocası olan Şevket amca, huysuz, aksi bir adamdı. Geç yaşta evlenmiş bir süre çocukları olmamış sonra ardı ardına üç kız çocuğu dünya ya gelmişti. Şevket amcanın mahalle esnaflarıyla nadir ettiği sohbetlerde, üç kız çocuğum olacağına bir erkek evladım olaydı daha iyi olurdu ama Yüce Allah’ımın takdiri böyleymiş, ne yaparsın, dediği benim de kulağıma kadar gelmişti. Zaten ara ara yapılan bu esnaf toplantılarına da Şevket amca içkili mekânlar da yapılıyor gerekçesiyle her seferinde sorun çıkartıp katılmak istemese de Belediye Başkanı Hulusi Bey’in ısrarı bir de şakayla karışık, bak gelmezsen dükkânına kilidi vurdururum haaa, sözleriyle masadaki yerini zoraki de olsa alırdı. İşte ben: Servet Adalı o huysuz, bizim aile kültürümüzle ilgisi olmadığı gibi yanından bile geçmeyen o adamın ortanca kızına gönlümü kaptırmıştım. Bu yüzdendir ki Şevket amca bana ne kadar ters bakarsa baksın ben ona hep aynı içtenlikle gülümseyerek selamımı esirgemiyordum.

Babamın dirseğini kolumda hissetmemle kendime gelmem bir oldu. Kulağıma yaklaştı ve Oğlum bak, dedi. Hulusi Bey sana bir şey söyleyecek, azıcık yaklaş da duyan olmasın. Babamın göğüs kafesine kadar yaklaştım, Hulusi Bey de yaklaştı ve babamın göğüsün de iki evladın huzur içinde buluşması gibi buluştuk. Kulağıma doğru iyice anason kokan ağızını yaklaştırdı ve Servet oğlum yarın bir toplantım var müsait olamayacağım ama ertesi gün gel bir görüşelim sana belediye de bir iş düşünüyorum, dedi. Böyle bir konuşmayı daha doğrusu böyle bir teklifi beklemediğimden bir an duraksadım. Mutluluk ve şaşkınlık arasında kafamı sallayarak, olur… Olur... Hulusi Bey, diyebildim. Sonra başlarımız babamın göğüs kafesinden ayrıldı. Ayrılırken babama gülümseyerek baktım. O da bana gülümsedi. Ve göz kırptı. Dediğim gibi içkinin tesiriyle zaten mutlu olan ben bu haberi duyunca daha da coşmuş sağımda solum da kim varsa kadeh tokuşturmaktan, yüksek kahkahalar atmaktan kendimi alamamıştım. Gecenin sonuna doğru Şevket amcaya bakarak bile –hangi cesaretle yaptığımı hala bilmiyorum- kadeh kaldırdığımı hatırlıyorum. O gece o şekilde sonlandı. Ertesi gün soluğu Şevket amcanın kızı biricik sevgilim Zeynep’imin yanında aldım. Durumu anlattım. O da çok sevindi. O yıllarda iş bulmak daha da zordu. İnternet çağında değildik. Eş, dost, tanıdığın aracılığıyla bir yerlere girebiliyordun. Zeynep’le uzun uzun konuştuk. Gelecek planlarımızdan, nerede oturacağımızdan, evimize alınacak eşyalardan, eşyaların renginden, evin boyası, gelinliğin modeli, damatlığın rengi, hatta bir ara Zeynep, ben üç çocuktan az istemem Servet bilesin, gibi bir cümle bile sarf etmişti. Zeynep diğer iki kardeşine nazaran daha koyu tenli, siyah küt saçlı ve koskoca bir ormanı kıskandıracak yeşillikte göz rengine sahipti. Uysaldı. Yanağının sol tarafında her güldüğünde beliren çukuru ayrı bir hava katıyordu. Ablasına ve kardeşine düşkündü. Özellikle kardeşine. Annesi, kardeşine hamileyken son aylarda sancıları artmış, apar topar götürdükleri hastane de kardeşini sağ olarak kurtarsalar da annesini kurtaramamışlar. Babalarının eline kalan üç kız çocuğu iyi-kötü birbirlerine tutunarak büyümeyi başarmışlardı. Şevket amca, kızlarına pekiyi davranmazdı. Özellikle de küçük kız kardeş Şerife’ye; karısının ölümünden o masum yavrucağı sorumlu tutardı. Zeynep’in benimle görüştüğünü duymasından sonra bir ay zavallı sevgilimi eve kapatmış çıkmasına da müsaade etmemişti. Babama attığı tavırlarda cabası olmuştu. Sonraları bu olay unutulmuş; her şey eskiye dönmüştü. Biz Zeynep’le gizli gizli görüşmeye devam ettik. Bir süre daha bu gizliliği yürüttüysek de o yılların semtleri ufaktı, bir birbirini tanıyan insan sayısı çoktu. Mahalle komşularından şimdi ismini hatırlayamayacağım yaşlı bir teyzeye yakalandık. Sonra bir başkasına, daha sonra başkasına… Şevket amcanın kulağına gitmesi uzun sürmedi. Komşuların anneme anlattığına göre, Zeynep’in çığlıkları evlerinden yankılanıp mahalleye kadar ulaşmış. Bir süre Zeynep’i göremedim. Babamın dükkânına gitmek için ne zaman alçak Şevketin dükkanının önünden geçsem birbirimizi oracıkta boğacakmış gibi gözlerimizi kaçırmadan bakıyorduk. Bu arada gecikmeli de olsa belediye ye gidebilmiştim. Hulusi Beyle kısa bir sohbetin ardından, konuya girdi: Servet oğlum, sen düzgün, iyi bir çocuksun. Artık ekmeğini eline almanın zamanı geldi. Güzel, kibar konuşuyorsun. Diksiyonun düzgün. Belediyenin nikâh memuru açığı var. Eğer kabul edersen seni nikah memuru olarak göreve almak istiyorum. Boşta kaldığın zamanlarda da evrak işleri çok olur diğer arkadaşlara yardımcı olursun. Ne dersin oğlum ister misin? O an ne diyeceğimi bilemeden bir süre öylece kalakaldım. Aklımın ucundan geçmeyen bir işin teklifinde bulunuluyordu. Babama yük olmamak, kendi ayaklarımın üzerinde durmaya başlamam gerektiğini düşündüğüm için kabul ettim. Hem ne kadar zor olabilirdi ki, çiftlere kabul ediyor musunuz diye sorulacak, verilen evet cevaplarına karşılık imzaları atılacaktı. Nikâh masasına kadar gelip de hayır diyecek kaç insan çıkardı ki?

Belediye de işe başlayalı bir ayı geçmişti. Kıdemli memurların yanında evrak işlerini takip ediyordum. İnsana hemen Nikâh kıyma yetisi vermiyorlar. İlk önce pişmek gerekiyor. Günler bir süre daha böyle geçip gitti. Elim para tutmaya başlayınca gelecek planları yaparak uykuya dalmadan yapamıyordum. Hayallerimin tam orta yerinde Zeynep vardı. Kurduğum hayaller sokağının sonu parlak, ışıltı saçan bir denize çıkar gibi Zeynep’e çıkıyordu. Onu göremedikçe düşlerimde daha çok büyüyordu. En sonunda karar verdim. Bir mektup yazarak, bana kaçmasını söyledim. Hasreti burnumda tütüyordu. Artık bir sonuca bağlamak istiyordum. Kısa bir süre sonra cevabı geldi. Çok istediğini fakat birinci sebep olarak kardeşini nasıl bırakacağını bilemediğini söyledi. İkinci sebep olarak da babam, dedi. Babam bizi rahat bırakır mı ki? Bizi geçtim. Senin baban saygı değer, dürüst bir insan, biz kaçarsak onun üstüne gider. Diğer esnaflara, mahalleliye rezil etmeye kalkar. Bu yüzden bir çıkar yolu bulamadığını söyledi. Aslına bakılırsa Zeynep bunları söyleyene kadar işin sonunu düşünmediğimi fark ettim. Şevket olacak o domuz her şeyi yapabilirdi. Bu yüzden babamla konuşmaya karar verdim. Zaman kaybetmeden soluğu babamın yanında aldım. Dükkân boştu. Tam aradığım fırsattı. Biraz kekelesem de konuya girdim. Yaşadığım süreci en başından anlattım. Babam zaten çoğunun farkında olduğu için pek şaşırmadı. En kısa zamanda Belediye Başkanı Hulusi beyi de alıp Şevketle konuşmaya gideceğini söyledi. Ve yaptı da… Ancak ne kadar dil döktülerse de Şevket kızını vermeye razı olmadığını kesin bir tavırla belli etmişti. Legal olan bütün yolları denedikten sonra bana illegal yollara başvurmak kalmıştı. Belediye de aynı birimde çalıştığımız emekliliğine az bir süre kalmış olan Arif abinin yanına gittim. Durumu anlattım. Hazırlık yapmasını istedim. Zeynep’i kaçırdıktan sonra ona geleceğimizi akabinde hemen nikâhımızın kıyılması gerektiğini anlattım. Babacan bir tavırla kız reşitse beş dakikada hallederiz evlat, merak etme, dedi. Bu tavrı çok hoşuma gitmişti. Ardından Kasap Hayati’nin çırağıyla daha önce yaptığım gibi bir mektup daha gönderdim canım Zeynep’ime. Babasının bize başka bir yol bırakmadığını anlattım. Belediye de bütün hazırlıkların yapıldığını, kız kardeşini hatta ablasını düşünmemesi gerektiğini nikâhımız kıyıldıktan sonra onları da seve seve yanımıza alabileceğimizi söyledim. Yeter ki artık bitsin bu hasret, kavuşalım, yazdım. Belki de bunların hiç birisine gerek kalmadan evlendikten sonra babasının bizi affedebileceğini de yazmayı ihmal etmedim. Bu yazdığıma kendimde inanmadım ama belli mi olurdu. Nikâhta keramet var diye boşuna demiş olamazlardı.

Zeynep’ e bütün hazırlıklarını yapması için iki gün mühlet verdim. İkinci günün akşamı gece yarısı evlerinin parka bakan tarafındaki çınar ağacının altında bekleyeceğimi söyledim. İki günün nasıl gelip geçmek bilmediğini anlatamam. Zaman geldiğinde kimseye görünmeden karanlığı dele dele hızlı adımlarla yürüyerek kısa bir süre sonra çınar ağacının yanına gittim. Beklemeye koyuldum. Bekledim… Bekledim… Bekledim… Gelen giden yoktu. Mahalle bekçisi iki kere geçti. Saklandım. Bekledim… Necip Fazıl’ın şiiri geldi bir ara aklıma. Ne hasta bekler sabahı/ ne taze ölüyü mezar/ ne de şeytan bir günahı/ seni beklediğim kadar. İşte bende böyle bekledim. Gelmedi. Kafam önde bu kez gelişimin aksine ağır adımlarla eve döndüm. Ummadığım bir sonuçtu bu. Mutlu bir bekleyiş olacaktı. Mutlu bir kavuşma. Ayrılmamacasına. Eve dönüp de yatağa başımı koyduğum zaman, kafamın içi düğüm- düğüm olmuş bir yün topuna benziyordu. Gelmeyişinin nedenlerini bulmaya çalıştıkça düğümler daha beter karışıyor, çözülemeyecek bir hal alıyordu. Böyle-böyle sabahı ettim. İşe zar zor gittim. Arif abi yüzümdeki kederi anlamış olacak ki, omuzuma benek-benek olmuş elleriyle üzülme der gibi vurdu. İşime baktım. Birkaç gün bu şekilde geçti. Bir akşam işten eve dönerken Zeynep’in ablası saklandığı köşe başından bana seslendi. Şaşırdım. Hemen yanına gittim.

Image

Ahmet ASLAN

Askerdeyken şiirler yazmaya başlayan Ahmet As...

Image

Arzu KOLOĞLU

1978 yılında Niğde’de memur bir aile...

Image

Aynur GÖRMÜŞ

“Aynur Görmüş” Kimdir ? 1976 yıl...

Image

Aynur KULAK

2005 yılında Günlerden Bir Gün romanı ile ede...

Image

Ayşegül Ekşioğlu

İstanbul’da doğdum, Per...

Image

Burak KETENCİ

1976 yılında İstanbul’da doğdu. 35 sene...

Image

Canan Keleş

1989 yılında İstanbul’da doğdum. Lisans...

Image

Can ERSAL

Can Ersal İstanbul MSü Güzel Sanatlar Akadem...

Image

Caner GÖKÇEOĞLU

1979 yılı Ankara doğumlu, Eskişehir Osmang...

Image

Emine ÖZDEMİR

79 Düzce doğumluyum. Şu an Ankara'da yaşıyor...

Image

İbrahim KORKMAZ

1986 yılı Bulgaristan doğumlu olan İbrahim Ko...

Image

Gülhan MERİÇ

1975 yılı Düzce doğumludur. Anadolu üniver...

Image

İlkay AKIN

Almanya’da doğdum. İlköğretim 1. sınıfı...

Image

Mehmet DEĞİRMENCİ

1974 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul...