Ölü Bir Bedenin Anlattıkları

İbrahim Korkmaz derKi

ÖLÜ BİR BEDENİN ANLATTIKLARI

 

Ölümüm üzerinden on dört hafta geçti. Mezarıma hangi ağaçtan yapıldığını bilmediğim yatay şekilde dizili tahtalar konuldu. Sonra da sırasıyla çocuklarım, akrabalarım ve komşularım yumuşak, kahverengi toprağı dolu-dolu küreklerle tahtaların üzerine attılar. Bedenim anlatılanların aksine ölmeden önceki gibi diri ve sağlam. Yalnızca gereğinden fazla şiş ve ten rengim koyu yeşile kaçıyor. Siz değerli okurlara bunları neden anlattığımı merak edenler vardır elbette. Ölümümle sizin parlak zihinlerinizi meşgul etmek istemezdim. Fakat beni ölüme götüren kanser hastalığımı, duyarsız oğullarımın, arkamdan iş çeviren gelinlerimin ve onların –yetmiş altı yaşında yaşlı bir adama- “Baban sapasağlam, bu sağlamlıkla o bizi toprağa verir; yüzüne merdiven dayar. Kendi kendine kuruntu yapıyor,” gibi seviyesiz konuşmaları ve hadsiz davranışlarından bahsetmeden önce başta da söylediğim gibi on dört haftadır bu nemli, soğuk toprakta yatmama rağmen birisi bile henüz ziyaretime gelmedi. Halbuki cenazemde çok üzgünlerdi. Gözlerinden akan yaşları bir türlü durduramamışlardı. Komşularımıza, akrabalarımıza karşı göstermelik hüzün tablosu muydu bu? Ne gerek vardı ki bunlara? Sahte, yapmacık gözyaşı akıtmaktansa metanetli bir şekilde gelen dostları karşılamak daha iyi olmaz mıydı? Elbette güzel olurdu. Fakat insan doğası gereği abartmayı sever. Bizim gelinler de biraz fazla abartmış olacak ki cenazeme katılan komşulardan birkaçının kendi aralarında fısır-fısır, gelinlerimin herkesin duyacağı şekilde bağırarak ağlamalarının ne kadar yapmacık olduğunu konuştuklarını şu ölü bedenim bile anladı. Siz güzel okurları bir yıl öncesine, hastalığımın başladığını düşündüğüm, mide sancıları çektiğim zamana götürmek istiyorum.

 

İki oğlum ve onların eşleri, ufak oğlumun kızı/büyük oğlumun erkek çocuğu, benim güzel eşim ve ben memleketimizden taşınıp bu bilmediğimiz topraklara gelişimizin beşinci yılında eşim hariç – o torunlara bakmaktaydı – çalışarak bir arsa aldık. İlk önce tek katını  –çalıştığım fabrikadan köşeleri kırık, defolu denen mermer taşlarını ikişer üçer elimde taşıyıp- hep beraber içinde yaşayacağımız evimizi yaptık. Sonra çalışmaya devam ederek bir kat daha yaptık. Adil olması için kura yöntemiyle kimin üst kata geçeceğini seçmeyi teklif ettim. Gelinlerimin anlamsız kibirli tavırları, burun kıvırmaları içerisinde isteksiz bir şekilde oğullarım kabul ettiler. Burun kıvırmalarının sebebi ise ikisinin de yeni eve kendilerinin geçmesi gerektiğini düşünmeleriydi. Kura sonucunda ufak oğlum üst kata geçti. Ondan sonra biz eşimle belli aralıklarla iki oğlumda da kalmaya başladık. Oğullarım ve gelinlerim çalıştığı için eşim iki daireye de yemek yapmaktaydı. Çocukların bakımını da üstlenmişti. Bir süre geçtikten sonra iki oğlum da yanıma gelerek büyük olan, “Baba biz kardeşimle konuştuk. Sizin daha rahat etmeniz için üçüncü katı da sizin için yapmak istiyoruz,” dedi. “Masraf açmasaydınız be oğlum, biz böyle iyiydik” dedim. Tabi dinletemedim. Onlar kararını vermişlerdi. Hemen inşaata başlandı. İlk başlarda güzel gibi görünen bu davranış sonraları acı bir gerçeği –karıcığım sayesinde- anlamama neden olmuştu. Şimdi şu ölü bedenimde hala yankılanan eşimin çatallaşmış, hüzünlü sesiyle söylediği cümle,  “Biz onlara ağır geldik, efendi. Anlamadın mı hala?” demesi benim de anlamama vesile olmuştu. Üçüncü katın inşaatını bitirdiğimiz sırada benim iki gözümün gün ışığı eşim kısa bir hastalık sürecinden sonra öldü. O öldükten sonra hayat bana daha da anlamsız gelmeye başladı. Gelinlerimin dolduruşuna gelen evlatlarım babalarını korumak yerine eşleriyle araları bozulmasın diye bana sırt çevirdiler. Eşim ölünce üçüncü katı da tamamlamaktan vazgeçtiler. Çocukların büyüdüğünü, masrafların arttığını bahane ederek, “Baba orası biraz dursun, ağabeyimle oraya ayıracak paramız yok şimdi,” dedi ufak oğlan. Sesimi çıkarmadan başımı salladım sadece. Tam da bunlar yaşanırken mide sancılarım baş göstermişti. Karın bölgem sivri uçlu bir şiş batırılıp çıkarılıyormuş gibi beni yattığım yerde kıvrandırmaya başlamıştı. İşte siz kıymetli okurlara dediğim hastalığımın başlangıç süreci tam da bu zamandır. Ölümümden bir yıl önce sancılar çektiğim sırada beni bir kez bile doktora götürmeye gerek duymayan çocuklarımın yüzünü daha fazla görmek istemediğimden inşaat halinde olan son kata yerleştim. Öyle yerleştim derken yanlış anlamayın beni. Erkek torunumun yardımıyla pencere yerleştirilecek olan duvar boşluğunun önünü iki yanından çiviler ile tutturduğum eski bir battaniye ile kapattık. Memleketten beri yanımızda olan karımla yattığımız eski yatağımızı yukarıya çıkardık. Yere de ufak gelinin kullanmadığı halılardan bir tanesini koyduk. On yıldır başucumda olan radyomu, bir de ufak bir sehpa. Hepsi buydu işte. Duvarları sıvasız, tuğla boşluklarından dışarıdan gelen ışığın sızdığı bu odada ölümüme kadar huzurlu şekilde yaşadım. Yalnızlığın insana bu denli huzur verdiğine; kendine hayrı zor dokunan ampulün aydınlatmaya çalıştığı, duvarda gençlik yıllarımda köyümüzde çobanlık yaparken koyunların önünde, elimde Musa’nın asasına benzeyen sopayla çekildiğim fotoğrafımın asılı olduğu bu kasvet dolu odada, alnımda boncuk-boncuk ter damlalarının oluşmasına sebep olan mide sancılarım arasında anlamıştım. Aslında evlatlarımın yaptıkları yüzünden tabii ki rahat değildim. Size bahsettiğim huzur herkesten ayrı, karışanımın olmadığı, yalnızlığın huzuruydu. Ölümü hiç düşünmeyen hatta size itiraf etmem gerekirse öleceğime bile inanmayan ben, harabeyi andıran, yerlerin toz içinde olduğu, üzeri terden sarı lekeler oluşmuş kirli bir yastıkta ve kirden kararmaya başlayan bir çarşaf üzerinde tek başıma öleceğimi hayatım boyunca düşünmediğim gibi aklımın bir köşesinden dahi geçirmemiştim. Ama tam da öyle oldu. Bu bahsettiğim durumun aynısını yaşayarak öldüm.

 

Ölümümden dört ay önce bir gece yarısı yine şiddetli sancılar çekerken hastaneye gitmeye karar verdim. Çünkü dayanılacak gibi değildi artık. Sabahı zor ettim. Çocuklarıma yakalanmamak için onların işe gidiş saatinden daha erken bir saatte evden çıktım. Hastaneye vardığımda epey kalabalık vardı. Sıranın bana gelmesi neredeyse öğleni bulmuştu. Tahliller yaptırdım, kan verdim, röntgen cihazına girdim. En sonunda her şey bittiği zaman bende bitkin bir vaziyette soluğu doktorun odasında aldım. Kırklı yaşlarında, kafasındaki saçlar seyrelmiş, bıyıklı, hafif tombul bir doktor karşıladı beni. Yüzü sevecen bir ifadeye bürünmüştü. “Gel otur bey amca,” dedi. Karşısındaki siyah deri kaplama koltuğa yavaş hareketlerle oturdum. O konuşmasına başlamadan aceleci bir ses tonuyla, “Ağır bir hastalığım yok ya doktor evladım,” diye sordum. Bunu dememden sonra yüzünü biraz ekşiterek, “Bey amcacım kimin kimsen yok mu senin, tek başına mı geldin?” dedi. “Oğullarım var ama hepsi işinde gücünde evladım, yormak istemedim buraya kadar. Eşim öldükten sonra yalnız yaşıyorum zaten ben.” Elini çenesine götürerek kaşır gibi bir hareket yaptı. Biraz duraksadıktan sonra, “Amcacım bağırsaklarında kanserli hücreler var. Üstelik bunlar her geçen gün üreyerek daha fazlalaşıyorlar. Kayıtlara baktırdım. Daha önce de hiç muayeneye gelmemişsin. Çok ihmal etmişsin. Sana çok geç kaldın diyemem. Ama senin için erken de diyemem. Ameliyatı olmayan bir hastalık bu. Sana üç kutu hap yazacağım. Biraz ağır gelecek ama kullanmayı bırakma sakın. Yoksa ölümünü hızlandırmış olursun. Haplar bitmeye yakın mutlaka kontrole gel. Benimle görüşmek istediğini danışmaya mutlaka belirt. Hapları kullanmayı sakın ihmal etme bey amcacım,” dedi ve bunları söylerken bir yandan da yazdığı ilaç reçetesini elime tutuşturdu. İhmal etmeyeceğimi söyledikten sonra yanından ayrıldım. Eve döndüm. Akşamına büyük oğlum yanıma gelerek nereye gittiğimi sordu. Torunum görmüş evden çıkarken. Hastalığımı saklamalı mıydım yoksa söylemeli miydim? Ne tepki vereceklerini merak ettiğim için söyleme kararı aldım. Kanser olduğumu bir de yalan atarak vücudumda çok ilerlediğini pek yapılacak bir şey olmadığını söyledim. Tepkisi beklediğimden de hafif oldu. Basit bir üzüntüyle aşağıya indi. Ardından ufak oğlum, gelinlerim geldi. Onların da üzüntüleri basit geldi bana. İnanmadığımı bile söyleyebilirim. Teselli etmeye çalıştılar. İyileşeceğimi eskisi gibi mutlu olacağımı söylediler. Farkında değillerdi! Ben şimdi daha mutlu daha huzur doluydum… O günün ardından hayatımda değişen olmadı. Tuğlaları aralıklı, kirli odada yaşantımı sürdürmeye devam ettim. Sadece bir kere, evet ölümüme kadar sadece bir kere ufak oğlum beni kendi evinde bakmayı teklif etti. Benim için ne büyük bir lütuftu bu! Öyle değil mi? İstemediğimi, böyle iyi olduğumu söyleyince ısrar etmedi. Aslına bakarsanız siz okurlara şunu söylemeliyim ki bu hastalıktan ilaçları düzenli bir şekilde kullanıp, tedavilerimi olsaydım büyük oranda kurtulabilirdim. Daha uzun bir ömür sürebilirdim. Peki bunu ne için, kimin için yapacaktım? Sizin parçanız olan insanların size değer vermemesi, yokmuş gibi hissettirmesi, yaşarken nasıl ki kalbimi paramparça edip bütün benliğimi kedere itmelerine sebep olduysa, ölümümden sonra da ruhumu daraltıp acı içinde arafta kalmasına sebep olmuşlardır. Huzur bulmak için alemleri dolaşıyorum. Mutlu yuvalara girip çıkıyorum. Oğullarımın evlerine, rüyalarına giriyorum. Mezarımın üzerindeki toprağın azaldığını söylüyorum onlara. Ruhumun huzur içinde olmadığından bahsediyorum. Sabah kalkıp hiçbir şey olmamış gibi işlerine gidiyorlar. Hayatlarına devam ediyorlar. Mezarıma gelip bir kap su dökseler, yaşantımda bana vermedikleri itibarı orada gösterseler ruhum huzur bulacak. Başıboş şekilde dolaşmalarım bitecek. Ebedi istirahatime kavuşacağım. Şimdi daha iyi anlıyorum ki anlaşılacağınız kimse kalmadığı zaman, muhatap olacağınız birilerini bulamadığınızda ölüm insana kurtuluş gibi geliyor. Izdırap dolu bir kurtuluş gibi!

 

İbrahim Korkmaz

İzmir - 2017

Image

Ahmet ASLAN

Askerdeyken şiirler yazmaya başlayan Ahmet As...

Image

Arzu KOLOĞLU

1978 yılında Niğde’de memur bir aile...

Image

Aynur GÖRMÜŞ

“Aynur Görmüş” Kimdir ? 1976 yıl...

Image

Aynur KULAK

2005 yılında Günlerden Bir Gün romanı ile ede...

Image

Ayşegül Ekşioğlu

İstanbul’da doğdum, Per...

Image

Burak KETENCİ

1976 yılında İstanbul’da doğdu. 35 sene...

Image

Canan Keleş

1989 yılında İstanbul’da doğdum. Lisans...

Image

Can ERSAL

Can Ersal İstanbul MSü Güzel Sanatlar Akadem...

Image

Caner GÖKÇEOĞLU

1979 yılı Ankara doğumlu, Eskişehir Osmang...

Image

Emine ÖZDEMİR

79 Düzce doğumluyum. Şu an Ankara'da yaşıyor...

Image

İbrahim KORKMAZ

1986 yılı Bulgaristan doğumlu olan İbrahim Ko...

Image

Gülhan MERİÇ

1975 yılı Düzce doğumludur. Anadolu üniver...

Image

İlkay AKIN

Almanya’da doğdum. İlköğretim 1. sınıfı...

Image

Mehmet DEĞİRMENCİ

1974 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul...